1. YAZARLAR

  2. Dr. Muhsin DEMİREL

  3. Hz. Ömer’in Hayatından Bazı Kesitler
Dr. Muhsin DEMİREL

Dr. Muhsin DEMİREL

MÜFTÜ
Yazarın Tüm Yazıları >

Hz. Ömer’in Hayatından Bazı Kesitler

A+A-

Hz. Ömer insanlık tarihi boyunca yetişen ender simalardan biridir. Onun şahsiyetinde ikinci bir Ömer yetiştiğini sanmıyoruz. Adaleti uygulaması bakımından Ömer b. Abdülaiz’i Hz. Ömer’e denk saymak mümkündür, hatta onun dönemiyle ilgili zikredilen bazı rivayetlere bakılırsa Ömer b. Abdülaziz’in biraz önde olduğunu söylemek de mümkündür, ancak genel anlamda Hz. Ömer’in haiz olduğu vasıf ve meziyetlerin başka bir insanda toplandığını sanmıyoruz. 

Hz. Ömer, zahit, muttaki, büyük bir evliya, adaletli, dirayetli, basiretli ve son derece başarılı bir kişiliğe haiz idi. Heybetinden cihan titrediği halde gayet mütevazı bir hayat yaşıyordu. Giyim kuşamı sıradan insanların giyim kuşamından farksızdı. Onu tanımayanlar, kıyafetinden önemli bir makamı temsil ettiğini anlamıyordu. O, dünyalığa, dünyanın zevk-u sefasına ehemmiyet vermiyor, aksine ihtişam ve debdebeden uzak, sade bir hayat yaşıyor, Müslümanları yücelten unsurun İslâm olduğunu çok iyi biliyordu. Hz. Ömer’i yücelten en önemli husus, onun kayıtsız ve şartsız iman etmesi, dinî emirlerde en ufak bir taviz vermemesi, kendi makam ve çıkarını düşünmeden var gücüyle İslâm’ı yüceltmek için çalışıp çabalamasıydı. Zikredeceğimiz örneklerden Hz. Ömer’in yüce kişiliğini biraz daha yakından tanımış olacağız.

1.Onun döneminde İran’a karşı yapılan büyük savaşlardan birisi de Kâdisiye Gazvesi idi. Bu gazvede ordunun komutanlığı Hz. Ömer tarafından Hz. Sa’d b. Ebî Vakkâs’a tevdi edilmişti. Bununla birlikte Hz. Ömer savaşı yakından takip ederek sık sık Hz. Sa’d’a talimatlar gönderiyordu. Hz. Ömer, Kâdisiye Savaşı’nın başladığı günden itibaren her sabah, sabah namazından sonra Medine’nin dışına çıkarak savaşla ilgili malumat getiren habercileri bekliyordu. Bir gün yine Medine’nin dışına çıkmıştı. Bir deveye binmiş bir süvarinin Medine’ye doğru yaklaşmakta olduğunu gördü ve hemen ona doğru giderek nereden geldiğini sordu. Gelen adam Kâdisiye Savaşı’nın tafsilatını taşıyan postacı idi, ancak Hz. Ömer’i tanımıyordu. Hz. Ömer kendisini tanıtmadan postacıdan savaşla ilgili tafsilat istedi, ancak postacı, devesini durdurmadı, Müslümanların muzaffer olduğunu söyledi ve yoluna devam edip Medine’ye girdi. Hz. Ömer de onunla birlikte koşuyordu. Medine’ye vardıklarında postacı herkesin yanındaki adama yani Hz. Ömer’e saygı gösterip Müminlerin Emiri diye kendisine hitap ettiğini görünce titremeye başladı ve neden kendisini tanıtmadığını sordu. Ancak Hz. Ömer sözünü kesmemesini ve savaşla ilgili tafsilatlı bilgi vermeye devam etmesini rica etti. Adam da savaşla ilgili tafsilatlı bilgi verdi.

Postacının savaşla ilgili verdiği malumat bitince Hz. Ömer bir nutuk irat ederek şu sözleri söyledi: “Müslümanlar! Ben sizi kul köle edinen bir hükümdar değilim. Ben de sizin gibi Allah’ın bir kuluyum. Aramızdaki fark benim bir de riyaset (başkanlık) yükünü taşımış olmamdır. Sizi güven ve huzur içinde yaşatacak bir surette hizmet edebilirsem ne mutlu! Ben size laflarla değil, fiillerle rehber olmak istiyorum.” (Mevlana Şibli, Asrı Saadet, IV, 260)

2.Hicrî 16. yılında İslâm askerleri ile Hıristiyan olan Kudüs halkı arasında kısa süreli bir savaş vaki olmuştu. Kudüs halkı Müslümanlara karşı savaşamayacağını anlayınca barışmak istemiş, ancak muahedeyi (anlaşma metnini) imzalamak için bizzat Adil Halife Hz. Ömer’in gelmesini talep etmişti. Ordu komutanı Hz. Ebû Ubeyde bu durumu Hz. Ömer’e bildirmiş, o da yaptığı istişare sonrasında Kudüs’e gitmeye karar vermişti.

Hz. Ömer Medine’den hareket ederken kendisine bandolar, alaylar ve onlarca insan eşlik etmiyordu. Kafilesi ihtişam ve debdebeden uzak idi. Beraberinde bir çadır bile almamıştı. Kendisine Ensar ve Muhacirlerden sadece birkaç kişi refakat ediyordu. Hz. Ömer Cabiye’ye varıp orada muahedeyi akdedip imzaladıktan sonra Kudüs’e hareket etti. Uzun seyahatten dolayı atının nalları eskidiğinden zavallı at yürüyemiyordu. Bunun için atından inerek yaya yürümeye başladı. Arkadaşları kendisine güzel bir at takdim ettiler. Hz. Ömer ata binince at oynamaya, şahlanmaya başladı. Hz. Ömer, “Biçare mahlûk! Bu kibir ve gururu nereden öğrendin?” diyerek atın sırtından indi ve yaya olarak yoluna devam etti.

Hz. Ömer Kudüs’e yaklaşınca ordu komutanı Hz. Ebû Ubeyde, bazı komutanlarla birlikte onu karşıladılar. Komutanlar Hz. Ömer’in pek sade ve mütevazı elbiseler giydiğini görünce, halk arasında nüfuz ve heybetinin düşmesinden endişe ederek kendisine başka bir at takdim ettiler. Ancak Hz. Ömer ata binmeyi redderek şu sözlerini söylemişti: “Cenâb-ı Allah’ın bize ihsan ettiği nam ve şöhret, Müslümanlığa aittir. Kendi şahsımız için sadelik kâfidir.” (Mevlana Şibli Asrı Saadet, IV, 286.) Esefle ifade edelim ki günümüzdeki Müslümanların çoğu nam ve şöhretin, izzet ve şerefin para ve servete bağlı olduğunu sanırlar.

3.İran’ın şehirlerinden Huzistan’ın fethedilmesi için Müslümanlarla İran arasında büyük bir savaş yapılmıştı. Burada da İran askerleri mağlup olmuş ve İran’ın önde gelen komutanlarından Hürmüzan, Hz. Ömer tarafından muhakeme edilmek üzere şartlı olarak teslim olmuştu. Teslim olduktan sonra isteği doğrultusunda ordu komutanı Hz. Ebû Musa tarafından Medine’ye gönderilmişti. Hürmüzan, başında altın, gümüş ve mücevherle işlenmiş tacı, gayet şık elbiseleriyle birlikte etrafındaki onlarca kişi ve büyük bir ihtişam ile Medine’ye girmişti. O, heybetiyle dünyayı titreten, nam ve şöhreti tüm dünyaya yayılan Hz. Ömer’in muhteşem bir sarayda ikamet edeceğini, başında büyük bir taç, üzerinde lüks ve konforlu kıyafetler olduğunu ve lüks bir hayat yaşadığını sanıyordu. Hz. Ömer’in nerede olduğunu sordu. Mescid-i Nebevi’de olduğunu öğrenince tüm ihtişamıyla doğruca camiye vardı. Hz. Ömer bu esnada istirahat etmek maksadıyla camide çakılların üzerinde uzanıp yatmıştı. Kıyafeti normal bir insanın kıyafetinden farksızdı. Hürmüzan ile adamlarının gürültü ve ayak sesleriyle uyandı. Hürmüzan’ın üzerinde İran ihtişamını sembolize eden bir numune görünce baştan tırnağa kadar Hürmüzün’ı süzdü, sonra:

“İşte dünyanın bütün gurur ve gafleti! dedi.” (Mevlana Şibli, Asrı Saadet, IV, 298)

Evet, İslâm ordularının, üç bin yıllık bir mazisi olan İran Sasani İmparatorluğunu birkaç yıl içinde yere serip Çin hududuna kadar ilerlemesini sağlayan yegâne unsur, Hz. Ömer’in adalet, dirayet ve basireti, İslâm ordularının ihlas ve samimiyetle savaşması idi.

4.İslâm öncesi dönemde Mısır’da genç ve güzel bir kızı, bereket kaynağı olan Nil tanrısına kurban olarak sunmaktan müteşekkil bir uygulama hüküm sürüyordu. Her sene genç ve güzel bir kız araştırılıp bulunuyor; diri diri Nil nehrine atılmadan önce, ziynet ve süs eşyalarıyla donatılıyordu. Nil’in bereketle taşması, tanrı tarafından kabul edilmiş olan bu kurban takdimine atfediliyordu. Müslümanlar Mısır’ı fethedince ordu kumandanı Amr b. As bu uygulamayı yasakladı. Gel gör ki, o sene yağmurlar gecikmiş, Nil nehrinin taşması gerçekleşmemişti. Halk endişelenmeye, mırıldanmaya başladı; Müslüman validen eski uygulamaya dönülmesini istediler. Vali de detaylarını açıklayarak, durumu Adil Halife Hz. Ömer’e bildirdi. Hz. Ömer valiye şöyle bir cevap yazdı: “Bu zarfta Nil’e hitaben bir mektup var, mektubu alıcısına gönder.” Hakikaten de zarfın içinde aşağıdaki şekilde kaleme alınmış Nil’e hitap eden bir mektup bulunuyordu: “Ey Nil! Eğer kendi iradenle kabarıyorsan, bil ki sana ihtiyacım yok! Bilakis eğer seni taşıran Allah ise, Allah’tan seni taşırmasını niyaz ediyorum.” Bu mektup Nil’e atıldı ve ertesi gün o ana kadar duyulmamış seller oldu. Yalnız bir gecede su, on iki arşın yükseldi. İşte o zamandan beri bu batıl ve vahşiyane adet kaldırılmış oldu. (Hamidullah, İslâm Anayasa Hukuku, s. 237.)

Bu hadise büyük bir mucize niteliğinde olup Hz. Ömer’in büyük bir evliya ve Allah katında muteber bir insan olduğunu göstermektedir.

5. Hz. Ömer döneminde bir ara yağmur yağmamış, Medine ve çevresinde kıtlık olmuştu. Bu süre zarfında Hz. Ömer Şam ve Mısır’daki valilerinden yardım istiyor, onlar da kendisine erzak ve hayvan gönderiyordu. Bu sırada Hz. Ömer’in bilgisi ve talimatıyla kaç günde bir, birkaç deve kesilip pişiriliyor ve insanlara dağıtılıyordu. Bir gün pişirilen etten kemiksiz bir miktar seçip tabağa koydular, Hz. Ömer’e gönderdiler. Hz. Ömer durumu anlayınca bu ne? diye sordu. Görevli etin kemiksizinden seçip getirdiğini söyledi. Hz. Ömer, etin iyisini seçip yesem, halkıma da kemikli eti yedirirsem ne kötü vali/idareci olurum! Dedi, getirilen eti yemedi, hizmetçisine verip bunu Semğ’de (Medine’nin bir semti veya kenar mahallesi) bulunan ailelere götür, zannederim ki onlar üç günden beri açtırlar, dedi ve öyle yapıldı. (İbn Sad, et-Tabakatu’l-Kübra, III, 166.)

Evet, dindar ve muttaki idareci, halkı gibi yaşayan idarecidir.

Evet, İslâm Cenâb-ı Allah’ın dinidir, haktır ve doğrudur. İslâm’ın Kur'ân ve sünnet gibi iki büyük kaynağı vardır. Bu kaynaklar sadece Müslümanlar için değil, aksine hem dini hem de dünyevi konularda tüm insanlık âlemi için yeterli zenginliğe haizdir. Buna rağmen günümüzde İslâm ümmeti iktisadi, sosyal, siyasi, hukuki, kültürel ve ahlaki olarak olması gereken düzeyde değil ise bunun sebebi elbette ki İslâm’ın kendisi değil, aksine Müslümanların kendileridir. Bu konuda söylenecek çok şey vardır, ancak bir hadisi hatırlatıp konumuzu kapatacağız: Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurur: “Ümmetimden iki sınıf ıslah olursa ümmet de ıslah olur. Bu iki sınıf ulema ve ümera sınıfıdır.”   

Selam ve dua ile.

Bu yazı toplam 1602 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. Yazılan yorumlar hiçbir şekilde www.adilcevaz13.com’un görüş ve düşüncelerini yansıtmamaktadır. Yorumlar, yazan kişiyi bağlayıcı niteliktedir.